Yirmi altı sene önce çıkan efsane albüm Thriller'ın başında böyle demişti MJ...Yirmi altı yıl geçti,bizim saatimizle gece yarısına yakındı ve gecenin o karanlığında kötü bir haber geldi.Michael Jackson ölmüştü. Seksenlerin bize bahşettiği en büyük müzikal değerlerden birisiydi MJ.Öyle bir üne ve başarıya ulaşmıştı ki müzik işine giren herkesin isteyeceği cinstendi.Yabancı müzik kültürü olmayan ülkemizde bile sokaktaki çocuğun,köşedeki bakkalın ya da komşu teyzenin en azından ismen bildiği bir kişiydi.O gerçek anlamda pop müziğin kralıydı.Şu an pişirilip pişirilip önümüze konan zırvaların katlarca üstünde işler yapmıştı.Yazdığı zengin ve kaliteli şarkılar yıllarca dillere marş oldu,dansları ile kendi standartlarını yarattı ve çocuk yetişkin demeden milyonlarca kişiye ilham verdi,taklit edildi.Şu an ulaşılması zor bir noktaya ulaşmıştı MJ...Bir marka olmuştu,ikonlaşmıştı.Müzik piyasasının ırzına geçen MTV onu kontrol edemiyordu.Onun çıkardığı her albüm piyasaya anında yürürlüğe giren bir kanun gibi düşüyordu,herşeyi yerle bir ediyordu. Tabii bu üstün başarılı kariyere rağmen MJ asla mutlu olamamıştı.Çocuk yaşından beri sahnelerdeydi ve hep birşeylerin özlemini çekmişti.Sonunu getiren olaylar da bu mutsuzluklarla ile başladı.Ve o kalp iki gün önce durdu.Kimin aklına gelirdi ki MJ'nin öleceği?O en büyük popstardı.Çok büyük bir isimdi.Yarattığı görkemin yanında "ölüm" kelimesi yakışmıyordu. Seksenlerde doğmuş,doksanlarda çocuk olmuş bizlerin çoğunun bir döneminin ilahıdır MJ...Onun kliplerini izleyip,dans figürlerini taklit etmeye çalışmak,anlayamadığımız şarkı sözlerini Türkilizce olarak söylemek bir dönem hepimizin uğraştığı şeylerdi.Michael Jackson çocukluğumuza damgasını vurmuş,bir Voltron,bir He-Man gibiydi.Zamanla müzik zevklerimiz farklılaşsa da MJ her zaman için şarkılarını dinlediğimiz,saygı duyduğumuz bir isim olmuştu.Hala "Biit eeet!" diye bağırıyor,hala "Anne are you OK?"'u "enivicivokke" olarak söyleyerek gülümsüyorduk... Artık MJ yok.Son yıllarında müziğinden çok skandallarıyla gündeme gelmesinden dolayı göz önünden uzaklaşmıştı.Temmuz ayında büyük bir turneye çıkacaktı.Ama ne yazık ki kralın yeniden yükselişini görmek mümkün olmadı.O gitti,artık o dönemden sadece Madonna kaldı.Ve bir dönem tamamen sona erdi.MJ gibi büyük bir isim,MJ'nin yarattığı derecede kaliteli pop klasikleri artık gelmez.MTV'nin Katy Perry,Lady Gaga,Justin Timberlake gibi bugün var yarın yok ünlüleriyle pop müzik olduğundan daha kalitesiz haliyle yaşamaya(!) devam edecek.Yeni bir popstar çıkması çok zor artık... Yavaş yavaş çok değerli isimleri kaybediyoruz.Kariyerinin sonlarına doğru gelen çok fazla büyük sanatçı/grup var. Büyüyoruz.Çocukluğumuz gittikçe uzaklaşıyor.Tüm o efsaneler bir bir sahneden çekildiklerinde herhalde yaşlanmaya başladığımızı fark edeceğiz.
27 Haziran 2009 Cumartesi
It's close to midnight and something evil's lurking in the dark...
Yirmi altı sene önce çıkan efsane albüm Thriller'ın başında böyle demişti MJ...Yirmi altı yıl geçti,bizim saatimizle gece yarısına yakındı ve gecenin o karanlığında kötü bir haber geldi.Michael Jackson ölmüştü. Seksenlerin bize bahşettiği en büyük müzikal değerlerden birisiydi MJ.Öyle bir üne ve başarıya ulaşmıştı ki müzik işine giren herkesin isteyeceği cinstendi.Yabancı müzik kültürü olmayan ülkemizde bile sokaktaki çocuğun,köşedeki bakkalın ya da komşu teyzenin en azından ismen bildiği bir kişiydi.O gerçek anlamda pop müziğin kralıydı.Şu an pişirilip pişirilip önümüze konan zırvaların katlarca üstünde işler yapmıştı.Yazdığı zengin ve kaliteli şarkılar yıllarca dillere marş oldu,dansları ile kendi standartlarını yarattı ve çocuk yetişkin demeden milyonlarca kişiye ilham verdi,taklit edildi.Şu an ulaşılması zor bir noktaya ulaşmıştı MJ...Bir marka olmuştu,ikonlaşmıştı.Müzik piyasasının ırzına geçen MTV onu kontrol edemiyordu.Onun çıkardığı her albüm piyasaya anında yürürlüğe giren bir kanun gibi düşüyordu,herşeyi yerle bir ediyordu. Tabii bu üstün başarılı kariyere rağmen MJ asla mutlu olamamıştı.Çocuk yaşından beri sahnelerdeydi ve hep birşeylerin özlemini çekmişti.Sonunu getiren olaylar da bu mutsuzluklarla ile başladı.Ve o kalp iki gün önce durdu.Kimin aklına gelirdi ki MJ'nin öleceği?O en büyük popstardı.Çok büyük bir isimdi.Yarattığı görkemin yanında "ölüm" kelimesi yakışmıyordu. Seksenlerde doğmuş,doksanlarda çocuk olmuş bizlerin çoğunun bir döneminin ilahıdır MJ...Onun kliplerini izleyip,dans figürlerini taklit etmeye çalışmak,anlayamadığımız şarkı sözlerini Türkilizce olarak söylemek bir dönem hepimizin uğraştığı şeylerdi.Michael Jackson çocukluğumuza damgasını vurmuş,bir Voltron,bir He-Man gibiydi.Zamanla müzik zevklerimiz farklılaşsa da MJ her zaman için şarkılarını dinlediğimiz,saygı duyduğumuz bir isim olmuştu.Hala "Biit eeet!" diye bağırıyor,hala "Anne are you OK?"'u "enivicivokke" olarak söyleyerek gülümsüyorduk... Artık MJ yok.Son yıllarında müziğinden çok skandallarıyla gündeme gelmesinden dolayı göz önünden uzaklaşmıştı.Temmuz ayında büyük bir turneye çıkacaktı.Ama ne yazık ki kralın yeniden yükselişini görmek mümkün olmadı.O gitti,artık o dönemden sadece Madonna kaldı.Ve bir dönem tamamen sona erdi.MJ gibi büyük bir isim,MJ'nin yarattığı derecede kaliteli pop klasikleri artık gelmez.MTV'nin Katy Perry,Lady Gaga,Justin Timberlake gibi bugün var yarın yok ünlüleriyle pop müzik olduğundan daha kalitesiz haliyle yaşamaya(!) devam edecek.Yeni bir popstar çıkması çok zor artık... Yavaş yavaş çok değerli isimleri kaybediyoruz.Kariyerinin sonlarına doğru gelen çok fazla büyük sanatçı/grup var. Büyüyoruz.Çocukluğumuz gittikçe uzaklaşıyor.Tüm o efsaneler bir bir sahneden çekildiklerinde herhalde yaşlanmaya başladığımızı fark edeceğiz.
16 Haziran 2009 Salı
Gorefest gored again.
OK, that's not entirely true, we knew about the porn all along. But, after two albums, both of which we're hugely proud of, and about a hundred shows, all of them memorable in their own way, the question that remained for us was: what's next? The answer can be short: nothing. La Muerte and Rise To Ruin are two albums with which we've expanded, and indeed completed our body of work to our full satisfaction. Barring one or two exceptions, all the shows we've done since we decided to reform sometime in 2004 have been tremendously enjoyable. So why quit? Pretty simple, really: Every ride comes to an end. This is our's.Yine dağıldılar. Ve biz yine göremedik. 2005 Rock The Nations'u da kaçırmıştık yaş haddinden... Bir Erase, bir From Ignorance To Oblivion, bir Reality When You Die'ı canlı duyamadan yine yitti gitti koca Hollandalı devler... İki kez Türkiye'ye gelecekleri iddiaları dolaştı, hiçbiri gerçekleşmedi. Ve sonunda Gorefest hikayesi ikinci defa, bu sefer zirveye yakınken son buldu.
Üzgünüz. Rest in peace Gorefest.
14 Haziran 2009 Pazar
IAED Chronicles Pt.I:Drink From The Cup Of IAED
What a foot this is? :D Canım bölümüm için üzerinde derleme daha doğrusu elleme yaptığım şarkılardır. Tamamen mizah amaçlıdır. Mimarlıkta okumayan insanlar olayı kavrayamayabilirler. Olsundur, önemli değildir.
İlk derlememiz Bloodbath'in Drink From The Cup Of Heresy şarkısı üzerinden şık bir ortayla ceza sahasını karıştırmıştır.
İlk derlememiz Bloodbath'in Drink From The Cup Of Heresy şarkısı üzerinden şık bir ortayla ceza sahasını karıştırmıştır.
Drink from the cup of IAED
Feel the enchanting powers
Dismantle the academy of lies
Stand up against the instructor
Our grades are poorer
In the hands of wretched instructors
Disrupting a worthless academic race
In blasphemy they are nothing
Drink from the cup of IAED
Take control of your GPA
Fight the instructor
Dismiss the web of lies
The decrease in your grade is false
Drink from the cup of IAED
Spit your confession back with anger
Break the rusted rules of respect
Never accepted design criterias
Controlling us with a fairytale
Vast hundreds of misleading gradings
Confusing the designs of the weak
But why us
False wretched instructors aside
They are nothing
Upon the wall hangs your sucking grade
In the name of holy design they are nothing
Feel the enchanting powers
Dismantle the academy of lies
Stand up against the instructor
Our grades are poorer
In the hands of wretched instructors
Disrupting a worthless academic race
In blasphemy they are nothing
Drink from the cup of IAED
Take control of your GPA
Fight the instructor
Dismiss the web of lies
The decrease in your grade is false
Drink from the cup of IAED
Spit your confession back with anger
Break the rusted rules of respect
Never accepted design criterias
Controlling us with a fairytale
Vast hundreds of misleading gradings
Confusing the designs of the weak
But why us
False wretched instructors aside
They are nothing
Upon the wall hangs your sucking grade
In the name of holy design they are nothing
11 Haziran 2009 Perşembe
Kara bulutlar...
Dream Theater, Metallica ile birlikte hayatımın grubudur. Yobazlık derecesinde severim. İlk albümleri dışındaki her albümlerine taparım. Biliyorsunuz, bu dadaşlar bulunduğumuz ay içerisinde yeni albümleri Black Clouds&Silver Linings’i çıkaracaklar. Bir yobaz olarak benim de biraz çekincelerim var açıkçası... Dream Theater’ın üzerinde dolaylı yoldan “black clouds” var gibi geliyor. Dream Theater, ‘90larda yaptığı tanrısal Awake, Images And Words ve Scenes From A Memory albümüyle oldukça büyümüş ve Progressive Metal’in en bilinen ismi olmuş, bunu sıfır medya desteği ile sadece müziğiyle başarmış ve oldukça saygı duyulan bir gruptu. 2003’te çıkardıkları Train Of Thought’tan beri ise, kitleleri aşırı şekilde bölmeye başladılar. Train Of Thought çıktığında, grup bir kesim tarafından Metallica’ya “özenmekle” suçlanmıştı, öbür kesim ise grubun müziğini sert alanlara çekmesini takdir etmişti. Octavarium ile grubun etkileşimlerini daha net ortaya koyması tartışma konusu olmuştu. Systematic Chaos’ta yine benzer şekilde hayran kitlesini bölmüştü. Sonuç şu ki, Dream Theater’da yine bir değişim var. Ama bu sefer, gittikçe “metalleşme” üzerine... Grupta sözü geçen iki isim olan Portnoy ve Petrucci’nin zevkleri grubun her yeni albümdeki yönünü belirliyor. Fakat bu noktada farklı bir problem çıkıyor; Dream Theater, “metalleşme” uğruna kendini dolaylı yoldan tekrara gidiyor! Bu yazıyı yazdığımda yeni albüm nete sızdırılmıştı. Orijinal albümden dinlemeyi yeğlediğimden henüz hiçbir şarkıyı duymadım. Netten okuduklarım ise pek iç açıcı değil bu sefer... Yine sert bir albüm olduğu söyleniyor. Systematic Chaos’ta DT diskografisi içinde sert bir albümdü. İster istemez bir “devam” albümü olma olasılığı akla gelmiyor değil... Dream Theater, son üç albümünde yine çok güzel şarkılar yapmış olsa da ve albümler de kendini dinlettiriyor olsa da, bir “formülize” olma durumu vardı. Burada bahsettiğim şey şudur. Her grubun sonuçta belli formülleri var, ana müzikal iskeletleri de diyebiliriz. Bu iskelet üzerine farklı şeyler giydirerek albümler yapıyorlar. Dream Theater doksanlarda bunu çok iyi başarıyordu. Bir Learning To Live ya da bir Voices ile bu açılımları çok farklı şekillerde yapıyordu. Son üç albüme bakınca, sanki bir önceki albümdeki iskelet olduğu gibi alınmış gibi geliyor. Mesela, Sacrificed Sons ve The Ministry Of Lost Souls neredeyse kardeş şarkılar... Ya da bakın In The Name Of God, Octavarium ve In The Presence Of Enemies Pt.II’nin son dönüşüne... Çok benziyor. Rudess giriyor, sonra grup topluca şarkıya devam ediyor, son vokaller geliyor, Petrucci’nin son solosu geliyor ve şarkı bitiyor. Kısacası bu “formülizasyon” her yeni albümden yana heyecanı azaltıyor. Dream Theater gibi ne yapacağı belli olmayan bir grup yavaştan tahmin edilebilir olmaya başlıyor. Bu da bir Progressive Metal grubu için tehlike teşkil ediyor. Grubun eskiden hem metal, hem Prog-Rock arasında bir denge tutturarak yaptığı şarkılar, son albümde gittikçe “metal” ağırlıklı bi çizgiye kayıyor. 2003’ten beri iki senede bir albüm, turne, DVD ve canlı kayıt yayınlama sırası grubun bir döngüye girip girmediği konusunda düşündürmüyor değil... Sonuçta ikibinlerle gelen büyük bir başarı var, grup oldukça büyüdü, ticari anlamda da büyük bir değer haline geldi. Ama bir düşüş söz konusu... Grup tamamen Portnoy-Petrucci ekseninde, Myung biraz daha arka plana atıldı, LaBrie sürekli zorlandığı yırtık/kirli Hetfield-vari vokallere yönlenmek durumunda kalıyor. Portnoy’un gittikçe artan vokal sevdasına hiçbir şey demiyorum zaten ki son albümde çok fazla vokal yaptığı söyleniyor. Sesinin iyi olmadığı iddiasına hiçbir DT hayranın karşı çıkmayacağına eminim. Train Of Thought, Octavarium ve Systematic Chaos hala severek dinlediğim şarkılar içeren iyi albümler ama bir Awake’i dinlediğimde aradaki farkta hemen kendisini belli ediyor. Dolayısıyla, ilk defa bir Dream Theater albümünü beklerken “Acaba?” diye soruyorum. Umarım yanılırım, beklentilerim karşılanır ve DT için “tehlike” geçmiş olur. Albüm elime geçince detaylı detaylı yazacağımdır.
Ayın Naftalini: Low – I Could Live In Hope (1994)
Minnesota’dan çıkma, Joy Division hayranı bir Slowcore grubu olan Low’un 1994 tarihli ilk albümü I Could Live In Hope ve adından görebileceğiniz gibi depresif bir albüm olarak karşımıza çıkıyor. Low’un müziği genel anlamda sakin, dingin ve minimal bir müzik. Bu albüm ise tamamen akustik gitarı temel alıyor, sözler az, vokaller az ve enstrumental kısımlar daha bir söz sahibi diyebiliriz. Öyle ki, grubun albümde kullandığı perküsyon sakin ve yumuşak zil/snare vuruşlarından başka birşey değil... Yani karşımızda yumuşak ve dinlendirici ama müziğe kafanızı yordunuz mu oldukça duygusal ve yer yer depresif bir albüm var. Tamamen karanlık bir albüm bu, kimi zaman bir boşluk, kimi zaman da hüzün hissi veriyor. Bazı albümler olur, her zaman dinlenemez ama gerektiği yerde de darbesini gösterir, I Could Live In Hope’ta böyle bir albüm... 45 dakikaya sıkıştırılmış yoğun duygular ve güzel melodiler taşıyan bir eser... Albümdeki tüm şarkılar birbirinden güzel ve dinlenesi ama kesinlikle albümün zirve noktası dokuz dakikalık ağıtsal şarkı Lullaby... Hüzünlü ve ağır olmayan şeyler dinlemek isteyen herkese bu albümü öneririm.
OSI - Blood
Dream Theater ve Fates Warning elemanlarından kurulu bir süper grup olarak görülen Office Of Strategic Influence –ya da OSI- sessiz sedasız yeni albümü Blood’u piyasaya sürdü geçtiğimiz ay içerisinde... Adını 11 Eylül sonrası yerli ve yabancı basında Amerika propagandası yapmak üzere kurulan ve kısa bir süre aktif kalan kurumdan alan grup, Fates Warning’den Jim Matheos ve Dream Theater’dan Kevin Moore ile Mike Portnoy’u buluşturmasıyla dikkat çekiyordu. Grubun ana kadrosundan Moore ve Matheos yine albümde yer alıyor fakat davulun başında Mike Portnoy yerine Porcupine Tree bateristi Gavin Harrison oturuyor. Kendisi özellikle son Porcupine Tree albümündeki aşmış performansıyla çok iyi övgüler alarak yeteneğini ispatladığından kesinlikle proje adına da bir artı olarak gözüküyor. OSI’nin müziğini kısaca özetlemek gerekirsek, Fates Warning’in gitarlarını, Chroma Key’in elektonik ve ambiyans tabanlı atmosferi ve altyapısıyla birleştiren ve yer yer endüstriyel ve ya daha çeşitli etkileşimler eklenen bir müzik olarak açıklayabiliriz. 2003 senesinde Jim Matheos tarafından temelleri atılan OSI’in Mike Portnoy, Kevin Moore ve Sean Malone gibi önemli isimlerin katılmasıyla çıkardığı ilk albümleri Office of Strategic Influence, hem kadrosuyla hem de içerdiği müzikle dikkat çekmişti. 1994 senesinde Awake albümü yayınlanmadan tam önce Dream Theater’dan ayrılarak grubun duygusal yanından birşeyleri eksilten Kevin Moore, The Perfect Symmetry, Disconnected ve A Pleasant Shade Of Grey gibi albümlerde Fates Warning ile birlikte çalışmıştı. Bunun dışında, Dream Theater sonrası kurduğu Chroma Key projesinde keyboard temelli, Ambient/Electronic arası, karanlık albümler çıkartan Moore, son birkaç yıldır ülkemiz içerisinde yaptığı işlerle (film müzikleri, konser...) adını ülke çapında da biraz duyurmuştu. Başlarda vokallere Pain Of Salvation’dan Daniel Gildenlöw’ü almak isteyen Moore ve Matheos, Gildenlöw’ün proje ile çok uyumlu olmayacağını düşünmesi üzerine Moore’un vokal yapması fikrine odaklanmışlardı. Müzikal açıdan kabaca Chroma Key ve Fates Warning’i buluşturan bir proje olarak görebileceğimiz grupta, Moore’un vokal yapması açıkçası uygunsuz bir fikir değildi. Sonuçta bu müziği yaratan adamlardan birisiydi Kevin Moore... 2006 senesinde Free’yi yayınlayarak ilk albümlerindeki müziğin devamını dinleyicilere sunan OSI, geçtiğimiz ay yeni albümleri Blood’u yayınladı. Şaşaasız bir şekilde piyasaya çıkan albüm için geçtiğimiz yıl sonlarına doğru çalışmaya başlayan Moore ve Matheos, eski albümlerde Sean Malone ve Joey Vera tarafından doldurulan bas gitar pozisyonu için yeni bir isim duyurmamıştı ve Matheos tarafından baslar kaydedilmişti. Mike Portnoy Dream Theater’ın yeni albümü için stüdyoda olduğundan davul görevleri de Gavin Harrison’a devredilince kadro bir nevi tamamlanmış oldu. Blood’da diğer bir dikkat çeken nokta Opeth’in beyni Mikael Akerfeldt’in bir şarkının yazımına katkıda bulunup, vokallerini yapmasıydı ki şüphesiz Opeth hayranlarının da ilgisini çeken bir haber olmuştur. Albümün açılışı Fates Warning tarzı arpejler ve sert rifflerle giren, Moore’un synthler ile desteklediği The Escape Artist ile yapılıyor. Terminal, tamamen Kevin Moore’un yarattığı altyapı üzerine kurulmuş, hafiften Dead Air For Radios dönemi Chroma Key’i andıran, Ambient bir şarkı... Ardından gelen False Start, yine Fates Warning etkileşimli tempolu ve sert riffler ve dinamik baterilerle açılıyor ve agresif bir hava sergiliyor. We Come Undone tamamen bir Kevin Moore eseri olduğunu gösteren Ambient/Electronica bazlı sakin yapısıyla albümü devam ettiriyor. Radiologue grubun hem sert hem de sakin melodileri bir arada işleyeşi açısından öne çıkarken, Be The Hero, drone ses denemeleriyle açılıyor ve son dönem Fates Warning-vari melodiler ile tempoyu yükseltiyor. Microbust Alert, değişik sesler ile başlayıp, gitar melodileriyle ve yoğun bas sesleriyle ilerliyor. Stockholm ise Akerfeldt’in temiz vokallerini gösterdiği, dingin ve sakin Ambient bir parça ve Akerfeldt’in hoş performansı ile dikkat çekiyor. Albümün son şarkısı, Moore’un atmosferik ses denemeleri ve Harrison’un şarkıya gidişat veren baterileriyle birlikte albüme son veriyor. Sonuç itibariyle, teknik olarak göze çarpmasa da içerdiği deneysellik ile dinleyiciyi tatmin edebilecek bir albüm Blood... Jim Matheos’un güzel melodileri, Kevin Moore’un şarkılara sürekli altyapı hazırlayan elektronik ve ambient ses denemeleri ve synth/sample kullanımları ile Gavin Harrison’un şarkılarla uyum sağlayan baterileri albümü daha da üst noktalara çıkarmış. Kevin Moore vokal olarak çok fazla numaraya girmeden, sakin bir şekilde şarkılara sesini vermiş. Bu noktada sert gitar ve yoğun elektronik kullanımıyla Moore’un vokalleri bir kontrast oluşturuyor diyebiliriz. Şu ana kadar Progressive Metal açısından sessiz geçen 2009’da ilk çıkan iyi Progressive Metal albümlerinden birisi Blood... Dream Theater, Fates Warning, Chroma Key ve Opeth dinleyicileri rahatlıkla göz atabilir.
Italians do it (maybe) better.
İngiliz üstatlar birliği Paradise Lost’un bahşettiği, Theatre Of Tragedy’nin ise devamını getirdiği Gothic Metal tarzının artık grup fazlalığı ve kalitesizliği nedeniyle “tıkanmış” yolundan gitmek yerine daha alternatif etkileşimli kollarından beslenerek In A Reverie ve Unleashed Memories gibi iki muhteşem albüme adını yazdırması sebebiyle çok sevmiştik onları... İtalya gibi metal müzik adına güçlü bir yer altı sahnesi olan ama pek fazla ana akıma grup çıkartmayan bir ülkeden gelmişlerdi, sonuçta Akdenizli havalarından daha bir yakın hissettik kendimize... üstüne Cristina Scabbia adında hem sesi hem de kendisi güzel bir vokalleri vardı... Bu sayede gruba direk hayran olmuştuk. Evet, Lacuna Coil’den bahsediyorum. Birçok kişinin Swamped, Falling ve Heaven’s A Lie gibi hitleriyle ve solistleri Cristina’nın güzelliği ile tanıdığı güzide eskinin Gothic Metal, yeninin Alternative Metal grubu... Alternative Metal dedim, çünkü en basit deyişle artık Unleashed Memories’ı yapan Lacuna Coil yok. Grup, altı sene önce Comalies’i çıkardığından beri bir değişim söz konusuydu. Evanescence’nin başarısı nedeniyle bayan vokalli Metal ve Rock gruplarına ilgi artıyordu. Tam da o zamanda gruptaki ilk değişim sinyallerini veren Comalies çıkmıştı. Kendi içinde başarılı bir albümdü. Ama ne olduysa Comalies’ten sonra oldu... Avrupalı grupların Amerika’ya açılma sevdaları kronik bir hastalıktır. Amerika gibi popüler kuralların çok geçerli olduğu bir ülkede Avrupalı gruplar temellerindeki müzikle tutunamazlar. Bir değişim hatta daha da doğrusu, bir “rafineleşme” gereklidir. Şahsen Avrupalı gruplara Amerika kapılarının açılmasının gruplara pek yaramayacağını düşünenlerdenim. Yakın zamandan gözümüzün önünde bir In Flames örneği var. Tabii bir de Lacuna Coil örneği var. Karmacode üç sene önce çıktığında, gruptan o kendilerine özgü hissiyatlarını işledikleri, dinleyeni çok zorlamayan ama duygu dolu bir albüm bekliyordum. Tabii Cristina’nın Slipknot gitaristi Jim Root ile olan ilişkisini ya da grubun Amerika’yı hedefi olarak gördüğü gibi gerçekleri işin içine katmamıştım. Albüm dinlememle yaşadığım şok, günler geçtikçe hayalkırıklığına dönüşmüştü. Bu bir Lacuna Coil albümünden çok Korn/Slipknot riffleri ile dolu garip bir albümdü. Baslar DD Verni mi desem, yoksa Fieldy mi desem, arada bir tondaydı ve bu “mekanik” ton grubun müziğine gitmiyordu, o eski duygu yoğunluğu pek yoktu, arada yer yer iyi işlenmiş Orta Doğu etkileri vardı ama albüm genel olarak Lacuna Coil’den beklediğim tarzda değildi. Hala Karmacode hakkında düşüncelerim karışıktır, albümdeki bazı şarkıları sevmesem de bazılarına karşı daha sıcağım. Ama sonuç itibariyle ortada bir durum vardı, grup tarzını biraz daha popüler bir yöne çekmişti ve bu onları daha kolay ulaşılabilir yapmıştı. Tabii grup bu süreçte isim olarak çok büyüdü. Comalies çıktığında orta bütçeli bir konser grubuyken, Comalies’in 2004 senesinde en çok satan Century Media yayını olmasıyla plak şirketi de grubun üzerine oynamaya başladı. Grup Ozzfest ve Download Fest gibi önemli etkinliklerde yer alıyor, headliner olarak turlar düzenliyordu. Yayınladıkları single şarkıları özellikle Kuzey Amerika listelerinde başarı elde etmeye başlamıştı, radyolarda rotasyon alıyorlardı, albümleri satıyordu ve konserleri de ilgi görüyordu. Comalies ile sonlanan Lacuna Coil’in klasik dönemine baktığınızda alternatif akımdan beslenen, genelde orta tempoda seyreden, bayan/erkek vokal atışmalarıyla yönlenmiş ve gitar/klavye odaklı bir sound ile yükselen duygusal şarkılar görebilirsiniz. Yarattıkları karanlık atmosfer ile şarkıyı daha da ilgi çekici hale getirir, basit ama dinleyiciyi direk yakalayan tarzda işler yaparlardı. Comalies grubun değişiminin yönü hakkında ipuçları vermişti ama grubun birden Alternative Metal tarzıyla etkileşime gireceği hakkında bilgi vermemişti. Comalies direkt yapısına rağmen kesinlikle Gothic Metal elementlerini koruyordu. Karmacode ise Gothic Metal etkisini büyük ölçüde azalttı. In Visible Light, Within Me ve Without Fear dışında tamamen farklı bir Lacuna Coil ile karşı karşıyaydık. Müzik genel olarak sertleşmiş, gitarlar ve bas daha öne çıkmış, Alternative Metal akımından alınan melodiler kullanılmaya başlanmıştı. Bu senenin başlarında yeni albüm haberi geldiğinde aklıma şu soru gelmişti. “Tamam mı, devam mı?” Ya Karmacode’u takip ederek iyice özlerinden uzaklaşacaklardı, ya da bir sentez yapıp hem yeni hem de eski tarzlarını bir potada eriteceklerdi. Shallow Life, geçtiğimiz ay içinde yayınlanınca bu merak ile bol bol dinledim. Nette yayınlanan ilk single Spellbound içimi biraz rahatlatmıştı çünkü yeni yapılarının yanında eskilerden de tatlar alınabiliyordu, özellikle nakarat kısımlarında bu durum belirgindi. Scabbia ise albüm hakkında “eski Avrupa soundumuz ile daha modern birşeylerin mükemmel karışımı” diye açıklama yapınca beklentilerim artmıştı. Öncelikle karşımızdaki albüm asla bir geriye dönüş değil... Yani bir Comalies, In A Reverie ve ya Unleashed Memories beklentisiyle dinlerseniz yine hayalkırıklığı yaşarsınız. Karmacode’daki sert, yabancıların kullandığı şekilde “solid” ve “groovy” gitarlar, Alternative Metal etkileri ve yoğun bas partisyonları formülu burada da işleniyor fakat grubun orijinal kimliğinden tamamen uzaklaşılmıyor. Albüm, Scabbia’nın dediği gibi grubun eski tarzından da etkiler taşıyor ve Karmacode gibi grubun tarzından uzak tınlamıyor. Sık sık One Second dönemi Paradise Lost ya da Depeche Mode etkileri duyabiliyorsunuz. Şarkılarda ilk dikkat çeken durum ise oldukça dinamik bateri partisyonları ki herhalde Cristiano Mozzati’nin yazdığı en dinamik partisyonlar bu albümdedir. Vokaller açısından yine bir Cristina Scabbia şovuyla karşı karşıyayız. Arabik etkileşimli vokallerden sakin vokallerine kadar Scabbia, şarkılara hakkını veriyor ve grubun en önemli silahı olduğunu yine gösteriyor. Şarkıların vermek istediği duyguyu vokalindeki iniş/çıkışlarla tamamen veriyor. Grubun en zayıf halkası olarak değerlendirilen Andreo Ferro, bu albümde kendisini biraz daha geliştirmiş, yer yer Nick Holmes’u andıran numaralar yapıyor ama The Maze’in nakarat melodisindeki gibi başarısız olduğu noktaları da yok saymamak gerekiyor. Albümde Unleashed Memories’teki Cold Heritage’ı yapı olarak hatırlatan Shallow Life ve ballad Wide Awake grubun eski dönemine en çok gönderme yaptığı başarılı eserler olarak öne çıkıyorlar. The Pain ise synth bazlı altyapısı ile yine grubun köklerine yakın duruyor. Unchained adlı şarkıda kısa ama hoş bir solo kullanılmış. Spellbound, I Survive, I Won’t Tell You, Not Enough ve Underdog ise albümde öne çıkan diğer parçalar oluyor. Grubun her zaman dikkat çektiği ayrı bir yön olan nakaratları bu albümde hem içerdikleri melodiler hem de vokaller ile şarkıları güçlendiren unsurlar oluyorlar. Bazı nakaratlarda vokal bazında uyumsuz yorumlar gelse de genel olarak başarılı nakaratlar yakalanmış. Gitar ve vokal odaklı, yer yer klavyenin de müziği yönlendirdiği, gotik etkileşimlerinin Karmacode’a göre daha belirgin olduğu ama yine de grubun geçirdiği değişimi devam ettiren ve klasik tarzına geri dönüş kesinlikle içermeyen bir albüm diyebiliriz Shallow Life için... Şahsen Karmacode’dan sonra grubun daha derlenip toparlandığını ve daha iyi bir iş çıkardığını düşünüyorum. Karmacode’u beğendiyseniz bu albümü de sevmeniz büyük olasılık... Sonuç olarak, Lacuna Coil için gönül rahatlığıyla “devam” denebilir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)